Üye girişi
Çevrimiçi üyeler
Anket
Evrensel hukuk anlayışının, Türkiye’nin tarafı olduğu uluslararası sözleşmelerin, adil yargılanma hakkının, makul sürede yargılanma hakkının, masumiyet karinesinin bir gereği olarak tutukluluk süresinin belirli sürelerle sınırlandırılması hukukun bir gereğidir.
Bu gereğin bir sonucu olarak Ceza Muhakemesi Kanununun 102. Maddesi 2005 yılında değiştirilmiş ve yürürlük tarihi olarak da 31.12.2010 olarak belirlenmiştir. Yasanın yürürlüğe girmesi için öngörülen bu 5 yıllık süre zarfında kanun koyucu yargının ağır işyükünü dikkate almış ve kamuoyunda rahatsızlığa sebebiyet verecek, yargıya olan güveni sarsacak vahim suç iddiaları ile yargılanan sanıklar hakkında yargının nihai karar vermesini istemiş, vahim iddialarla suçlanan sanıkların topluma tekrar salıverilmesine engel olmak istemiştir.
31.12.2010 yürürlük tarihi olan Ceza Muhakemesi Kanununun “Tutuklulukta geçecek süre” kenar başlıklı 102. Maddesi;
Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresinin en çok bir yıl olabileceğini ancak bu sürenin zorunlu hallerde gerekçeleri gösterilerek altı ay daha uzatılabileceğini,
Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en çok iki yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek bu sürenin en fazla üç yıl uzatılabileceğini
Ceza Muhakemesi Kanunun 252. Maddesindeki düzenlemeye göre ise özel nitelikli suçlarda ağır ceza mahkemelerinin görevine giren suçlarda bu sürenin 2 kat uzatılabileceği belirtilmiştir. Bu bağlamda 250. Madde kapsamına giren suçlarda tutukluluk süresi 2 yıl değil 4 yıl olacaktır. 3 yıl olan uzatma süresinin de bu süreye eklenmesi durumunda 250. Madde kapsamına giren suçlarda toplam 7 yıl tutukluluk süresine ulaşılmaktadır. Ancak Yargıtay bu süreyi 10 yıl olarak yorumlamıştır.
1982 Anayasa’sının 138. Maddesi “Hâkimlerin, görevlerinde bağımsız olduklarını Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm vereceklerini, Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremeyeceğini, genelge gönderemeyeceğini, tavsiye ve telkinde bulunamayacağını” belirtmektedir.
Bu durumda yargının görev ve yetkisi dahilinde bulunan yargıda bekleyen dosyalar hakkında başka bir kişi veya erkin görev ve yetkisi bulunmamaktadır. Yani yüksek yargıda bekleyen dosyalar hakkında karar verme görev ve yetkisi yargınındır. Bu durumda kamuoyunda vahim suçlamalarla yargılanan sanıkların tahliyesi hakkında sorumluluk yargının olduğu açıktır.
Yargı yetkisini kullanan kişilerin bu hususta devletin başka erklerine sorumluluk yüklemeleri kabul edilemeyecektir. Zira sorumluluk görev ve yetkiyi de gerektirir. Bu bağlamda yürütme ve yasamayı yargının görev alanına çekme anlamına gelir ki bu yargı adına bir hezeyandır.
Yargıtay’da geçmişte hiçbir aciliyeti olmamasına rağmen tüm dosyaların önüne alınan ve ivedilikle karar verilen “Cihaner ve Haberal dosyaları" dikkate alındığında pekala bu gün tutuklu işler hakkında da karar verilebilir ve kamu düzeninin korunması sağlanabilirdi.
Öte yandan yüksek yargıda bekleyen bunca soruna rağmen, yeni yargıç ve savcı alımına karşı duran, yeni daire açılmasına karşı çıkan Yargıtay’ın bu sorumluluğu bir kat daha artmaktadır.
Yargı’nın bu görev sorumluluğun altında ezilmesi Türkiye’de yargı sorunlarının palyatif çözümlerle değil “yargı reformu” bağlamında esaslı çözümler getirilmesi gerekli ve zorunludur.
Hukukçular Derneği Başkanı
Av. Cahit ÖZKAN





